16 Mart 2013 Cumartesi

İlk Test: Asansör


Fırının kapısını aralıyorum.. Plazadan önce son durak! Günün ilk tebessümü için hazırlıyorum kendimi.. Yumuşak bir geçiş.. Kasadaki kız gülümsüyor ve 29472389548546. sabahımda daha ben ağzımı açmadan eli kasanın sağındaki sandviç tepsisine gidiyor.. Tavuk jambonlu, kaşarlı sandviç.. 3.75.. Sol cebimdeki müzik çalarımın çizilmemesi için her sabah evden çıkmadan sağ cebime doldurduğum bozuklukları çıkarıyorum.. 3.75. “İyi günler!” Plazadan önceki son çıkış!

08:34.. Giysi dolabının önünde her zamankinden birkaç dakika uzun kalmış olmalıyım.. İlk büyük test: asansör. Sırada her zamanki gibi en az 10 kişi var.. Arkamdaki 8 kişiyle birlikte biniyorum ikinci asansöre.. “Kutuda” 9 kişiyiz bu sabah.. “İğne atsan yere düşmez” denebilecek bu ortamda insanlar aralarındaki mesafe en fazla 10 santimetre olan ağızlarıyla “Günaydın!” diyorlar sessizce. Ne kulaklıklarımı çıkartıyorum kulaklığımdan, ne de sesi kısıyorum.. Müziğin ritmi asansörü dolduruyor olmalı.. Kendi sesimi hiç duymayarak en “kurumsal” gülümsememle ağzımı açıp karşılık veriyorum.. Aylar içinde edindiğim bir beceri bu, sesimi duymasam da doğru tonda ve ses düzeyinde söylediğimi biliyorum o sözcüğü: “Günaydın!” Mükemmel.. Aynı beceriyle asansörden dışarıya adımımı atarken “İyi çalışmalar!” diliyorum geride kalanlara.. Kapı kartı.. Çantamın ön gözünde.. Vakit kaybetmeden bulup kapının sağındaki kutucuğa tutuyorum.. “Bip! Trak!” Kurumsal dilde bu duyabileceğin en net karşılama.. İki adım atıyorum, kapı arkamdan sabah için “büyük” sayılabilecek bir gürültüyle kapanıyor..

9 Ocak 2012 Pazartesi

"Normal"

07:20 – Gözlerimi açtım.. Kapadım.. Açtım.. Karanlık denebilecek kadar loş bu sabah oda.. Kendimi yataktan çıkmaya ikna etmekte güçlük çekmeye başladığımdan bu yana odanın en uzak köşesine yerleştirdiğim telefonumun sinir bozucu alarmının beynimi tırmalamaya başlaması her sabah olduğu gibi bu sabah da sadece iki saniye sürüyor.. Güne başlamak için sabırsızlanan, evinden çıkıp “dünyaya” ve insanlara kavuşmak için can atan birinin yapabileceğinden çok daha hızlı fırlıyorum yatağımdan.. Uykudan uyuşmuş ellerimle tutuyorum her saniye sesi daha da yükselen eziyet kaynağını.. “İptal Et”. Dışarı çıkmak için sabırsızlanan birinin atabileceğinden çok daha büyük ve hızlı adımlarla kısa koridoru aşıp salona atıyorum kendimi.. Ses.. Bu sefer de sessizliği “duymamak” için başka bir aleti alıyorum elime.. Önüme çıkan ilk müzik kanalını açıyorum.. Biraz daha ses.. Bundan sonrası kolay.. Hemen hemen her sabahki sıralama ile tamamlıyorum “kurumsal” hazırlıklarımı.. Bazen dolabın açık kapaklarının arasında dururken “uygun” kıyafet ile “uygunsuz” kıyafet arasında ayrım yapamaz hale gelmeme ramak kaldığını hissediyorum.. Gözlerimi en alt raftaki eşofman altlarından, üst kısımdaki sıralı, ütülenmiş gömleklere kaydırıyorum.. Televizyondaki müziği susturmadan önce müzik çalarımı elime alıp kulaklıklarımı takıyorum.. Aradaki sessizliğin 10 saniyeden fazla sürmesine izin veremem.. Cüzdan – tamam.. Kapı kartı? Tamam. Anahtarlar.. Kapıyı çektiğim gibi “play”e basıyorum.

3 Ocak 2012 Salı

me without you..

40 yaşındaki Damla geriye baktığında en çok hangi yaptıklarıma, yapmadıklarıma veya yapamadıklarıma kızacak - beni en çok hangileri için suçlayacak?

"Erkenden yaşlandırdın beni, işe gittin - evden çıkmadın.. Evden çıktın - senin bile aynada kendini tanıyamadığın sabahları görene kadar içki ve sigara içtin, bir dönem yemek bile yemedin - aklından ne geçiyordu senin? İnsanlara hiç şans tanımadın!/Bazılarına kendin pahasına şans verdin, defalarca.. Çok "kıymetli" yaşam alanını hayatında hiçbir şeyi korumadığın özenle ve hırçınlıkla korudun! Belki de bunun için seni tebrik etmemi bekledin.. Dikenli tellerle çevrelediğin o ulaşılmaz yaşam alanının seni boğmaya başladığını ilk fark ettiğinde kaç yaşındaydın? Sen onu dışarıya karşı koruduğunu zannederken, onun seni dışarıya kapattığını fark etmen ne kadar sürdü? Hep yapamayacağını düşündüğün şeyleri tekrar ettin, yapabileceklerinden kaç kere bahsettin? Bazılarına fırsat tanımayı reddettin, bazılarını ömrünün neredeyse yarısı boyunca hayatında tutmak için direndin? Tuttukların sana neler hissettirdi, neleri tüketti? Dışarıdan gözlemlendiğinden çok daha inatçı, çok daha dirençliydin her zaman.. Sana öğrenciliğinde ve iş hayatında karşına çıkan başarıları getiren bu özelliğin içindeki hayata, sana neler "kattı"? İyi dostlar edindin.. Değer gördün, değer verdin.. Ayarı tutturabildiğin süreler kısıtlıydı hep.. Peki bunu makul bir çerçeveye oturtmayı hayatının herhangi bir döneminde becerebildin mi? Bir kişiyi kurtarmaya çalışırken kaç ölü, kaç yaralı bıraktın arkanda? O kurtardığın bir kişi değdi mi peki bu çabaya, tercihlere? Daha da önemlisi, kısmen bile olsa farkına vardı mı yaptıklarının? Yıllar önce yaptığın seçimlerin, tercihlerin birer hata olduğundan ilk ne zaman şüphelendin? Kimsenin kimse için böyle tavizler vermediğini fark ettiğin zamanlar olmalı.. İlk o zaman hissettin gereğinden fazla önemseyip, gereğinden fazla fedakalıkta bulunabildiğini.. Bunu yaparkenki ayarsızlığını gördüğünde hangisine karşı daha hızlı yeşerdi öfken: kendine mi, karşındakine mi? Başkalarını hayatında tutmaya çalışırken hayatından kayıp gidenler ilk ne zaman batmaya başladı içine? Seneler sonra.. İki, belki üç sene.. Hayatında tuttukların geçmişe huzurla bakmanı sağlayabildiler mi? Hayatını ve kararlarını yeniden yapılandırma meselesini ciddi ciddi kafaya taktığında kaç yaşındaydın? 25.. 26.. Kimseyi yaralamadan ve kimseyi öldürmeden, sadece kendi iç huzurun ve mutluluğun için hareket etme kararını aldığında, ilk adım olarak kendin olamadığın için suçladığın kişilere karşı duyduğun öfkeyi aşman gerektiğini biliyordun değil mi?..."


22 Kasım 2010 Pazartesi

Here comes the sun again..


I asked: "After turning my back to each and every beautiful feeling I came across, what is left except for regret and fear?"

"The biggest gift, actually.. You will be able to recognize the love next time you see it..", she said.

Thanks..

20 Kasım 2010 Cumartesi

A Room of One's Own


"But it was vital to my survival to have a One Bedroom of my own. I saw the apartment almost as a sanatorium, a hospice clinic for my own recovery." Elizabeth Gilbert


Kendimi bildim bileli sadece bana ait bir yaşam alanının hayalini kurmuşumdur hep.. Ruh halime göre istediğimde sevdiğim insanlarla eğlenebileceğim veya kapısını herkese kapatıp hiçbir şey yapmadan iki üç mum yakıp, konuşma zorunluluğu olmadan kendimi dinleyebileceğim küçük bir ev..

Bilen bilir, sürekli tanıdıklarımla bir arada olmak uzun süre boyunca ve yalnızca uyuduğum zamanlar kendimle baş başa kalabilmek hiç de bana göre bir şey değildi.. Odanın penceresinden azıcık ışık sızsa içeriye veya aynı odada soluk alan başka biri varsa gece boyunca uyuyamayacak kadar huysuzdum ben.. Üniversite böylesine huysuz biri için başlangıçta kabustan farksızdı.. Önce iki yatağın ve iki de masanın sığabileceği büyüklükte bir odada başkasıyla yaşayacağımı idrak etmeye çalıştım uzunca bir süre.. İlk birkaç ay korkunçtu, tek başıma kalabileceğim bir odam olmaması, bana ait bir alanın eksikliği katlanılmaz geliyordu.. Ama şanslıydım sanırım.. Tam bir sene sonra yeni yeni anlamaya başladığım oda arkadaşım da bu konuda hemen hemen aynıydı benimle.. Karşısındakini günün sonunda odaya girdiğinde ardı ardına anlattığı gündelik olaylarla şişirmeyen ve her zaman onu dinleyen insanın ruh halini de tartarak bir şeyler paylaşan biriydi o.. İkimizin de en çok sevdiği şey çıt çıkmayan, hafif loş bir odada elimizdeki psikolojik gerilim ve polisiye romanlarına gömülmekti sanırım.. Kaçıp saklanamadığım tek insandı o.. En yabani, en huzursuz ve en sinirli anlarımda kapandığım odada, sırf orada yaşadığı için benimle birlikte olan tek kişi.. Hiçbir şey için ısrar etmezdi, ona sıkılmadan çekinmeden "hayır" diyebilirdi insan.. O da oldukça cömertti hayır demek konusunda.. Sıkıntıya, zoraki şeylere gelemezdi hiç, net sınırlar çizerdi hep.. Hayrandım onun bu özelliğine.. Ben onun gibi olamadım hiç.. Aslında "hayır" olması gereken evetlerin tümü birikti durdu sanki.. Bu birikme periyodik patlamalarla sonuçlandı hep.. "Püskürtme" olarak tanımlamam daha doğru olur sanırım..

Kocaman, bol odalı bir ev gibiydi yurt.. Çok arkadaş edindim kısa sürede.. Evin salonu niyetine kullanılan bir odada toplanılır her gün.. Çat kapı girilir çıkılır odalara.. Bu konuda hep karışık olmuştur hissettiklerim.. Bir yandan çok güzel, geniş bir aileye sahip olmak gibi.. Hiç tek olmamak.. Özellikle tatil dönüşleri fark ederdim bunun ne kadar az bulunur bir şey olduğunu.. Şanslı hissederdim.. Ama şu kendi özel yaşam alanına bağımlı olan ben, hep bu yönümün "dürtüleriyle" tuhaf ve insanlar tarafından haklı olarak kabullenilemeyen "itme" dönemleri geçirdim.. Sert geçen bu dönemleri "gönül alma" süreci takip etti hep.. Bazıları kolay olurdu, beni gerçekten olduğum gibi kabullenmiş, sevmiş olan ve kırgınlıklarını ifade bile etmeden bir gün bir fincan kahve ve sigara eşliğinde bağları tekrar kurabilen arkadaşlarım vardı.. Tek ihtiyacımız olan birer sigaraydı mutfakta içilen.. Bazıları ise çok zor oldu.. Yıllarca içimde taşıdım, düşündüm.. Beklenmedik buluşmalar yaşandı bazen.. Yıllar sonra kaldığımız yerden devam ettiğimizi fark edip şaşırdık beşinci saate girerken oturduğumuz barda.. Altı sene içinde insanlarla sürekli yan yana, iç içe yaşar hale geldim.. Yakınımda olan kişilerin hiç gitmemesini ister hale geldim.. Kendime ait zaman ihtiyacım haftada belki iki-üç saatle sınırlı hale geldi kendiliğinden.. İnsanlara bakıp "Kardeş gibisiniz siz!" dedirten bir arkadaşım oldu.. Şimdi düşünüyorum da bir arada o kadar vakit geçiren iki kardeş hayatımda görmedim ben..

Peki şu "püskürtme" hallerim tamamen yok mu oldu? Hayır. Değiştim seneler boyunca, hem de çok değiştim..

Aylar önce şu hep hayalini kurduğum kendime ait tek kişilik yaşam alanına kavuştum nihayet.. Aslında planladığım bu değildi.. Hayalimdeki manzara değişmeye başlamışken ağır ağır birden eski hayalimin içinde buldum kendimi.. Sadece bana ait, istediğim kadar bol zaman ve alan..

Kapısını istediğimde açıp, istediğimde kapatmayı hayal ettiğim bu evin kapısını hiç açmadığımı fark ettim.. Eksikliğini her gün hissettiğim şeyler birkaç ay sonra uyuşmama ve ardından da geçmişe doğru kaymama yol açtı sanki.. Hiç o kadar değişmemiş ve kendimi ve hayatımı insanlara hiç o kadar açmamışım gibi..
Resim: Ponte dei Sospiri-Bridge of Sighs-Son Nefes Köprüsü (kendime ait küçük alanımın en sevdiğim afişlerinden)


18 Kasım 2010 Perşembe

Çok güzel "durur" o..

Annem hep ne kadar uslu bir bebek-çocuk olduğumu anlatır durur senelerdir.. Çocukluk arkadaşlarımın anneleri de yıllar sonra bile yüzlerinde aynı şaşkın ifadeyle teyit etmişlerdir hep bunu..
"Ben seni güneşlenmen için koyardım bahçedeki limon ağacının yanına, eline de bir meyve verirdim, sen orada saatlerce otururdun sesini çıkarmadan mutlu mutlu.."
"Hasta olduğum zamanlar ayak ucumda otururdun hiç ses çıkarmadan, oyuncaklarınla oynardın.."
Anlaşılan bütün annelerin imrendiği bir şeye dönüşmüş bu sitede zamanla..
Sanırım bir ebeveyn olsaydım ve böyle bir çocuğum olsaydı dehşete kapılırdım ve bir gün aşırı bir harekette bulunması için, bir taşkınlık yapması için, bağırıp çağırması için umutla beklerdim.. Azar azar taşırsın isterdim dışarıya.. Azar azar ve zamanında..

There's no map.. And a compass wouldn't help at all..


"There is no map to human behaviour.."

İlk dövmem.. Devamının seneler sonra da olsa geleceğinden eminim.. Dedikleri gibi, bir çeşit bağımlılık bu sanırım.. İlkini yaptırdıktan birkaç ay sonra başladım ikincisini düşünmeye.. Nasıl bir şey olur? Nerede olur? Son zamanlarda duruldum gerçi, bununla yarışabilecek, eşit derece taşımaktan hoşlanabileceğim başka bir şey gelmiyor aklıma.. Bir de zor aslında benim gibi biri için "ikincisini" seçmek, istemeyi sürdürmek, emin olmak.. Gerçekten sevdiğim şeyler genelde tek olmuştur bende.. Yani ikincisini, üçüncüsünü çoğu zaman bulamam, bulmak da istemem.. En basitinden küpe.. Senelerdir aynı çifteleri kullanıyorum.. Çok gezindim sağda solda alternatif çiftler bulabilmek için.. Ama sahip olduğum şeyi seviyorsam mümkün değil yedeğini veya alternatifini bulamıyorum.. Bazen alıyorum bir şeyler ama bir kere bile kullanmıyorum.. Başka hiçbir şey sahip olduğum şeyden daha güzel veya en azından onun kadar güzel gelmiyor bana bir türlü.. Şimdi dövmem için de aynı şeyleri hissediyorum.. Sanki daha az sevdiğim, daha az inandığım veya istediğim bir şeyi yaptıramazmışım gibi geliyor.. Ama diğer yandan başka hiçbir şeyi ilki kadar sevemeyeceğimi ve isteyemeyeceğimi de biliyorum.. İnsanlarla bile yaşıyorum aslında çoğu zaman aynı durumu.. Bir tek şeye odaklanıyorum uzunca bir süre ve eşdeğer bir şeyler bulamıyorum, daha doğrusu aramıyorum çoğu zaman..
"Bu dövmeyi koluna yaptırdıysan her şeye açık olmalısın öyleyse, her şeyi anlayabilmelisin" diyen oldu..
"Bu dövmeyle kendini ve yaptıklarını gerekçelendirmeye çalışıyorsun sanırım sen" diyen oldu..
"Gerçekten de insan davranışlarının haritası yok mudur sence?" diyen çok oldu..
"Bence insan yazı yazdırmamalı, 2 sene sonra bir şey ifade etmez" diyen de oldu..
Bense her koluma baktığımda gülümsüyorum ve bir kere daha hissediyorum bundan daha fazla seveceğim ve doğru bulacağım bir şey daha olamayacağını.. Sanırım yaptığım en mutluluk verici şeylerden biriydi benim için.. Üniversiteye girdiğim andan beri yoğun olarak bir şeylere anlam vermeye ve bir şeyleri çözümlemeye çabalıyorum.. Yani daha öncesinde de aklımı dolduran şeyler özellikle bu dönemden itibaren kuvvetlenmeye ve daha fazla yer kaplamaya başladı galiba.. Pek çok insan tanıdım, bir kısmı günlerce, bir kısmı ise yıllarca kafamı kurcaladı.. Sonunda pek çoğunu kafamda çözümleyebildim az çok.. Ama kendimi ve kendi davranışlarımı kısmen bile olsa çözümlemeyi beceremedim çoğu zaman.. "Kendimi" veya "ruh halimi" demem çok yanlış olur aslında.. Kendimi anlıyorum, kendisini dinlemeyi, hissettiklerini bir oyun gibi analiz etmeyi ve nedenlerini bulmayı seven biriyim.. Ama davranışlar.. Davranışlarım.. Her zaman şaşırttı beni.. Bir durum söz konusu olduğunda, her hangi bir şey, düşünürüm, ne hissettiğimi ve ne istediğimi düşünürüm, bulurum.. Anlamış olmanın verdiği rahatlıkla uyurum çoğu zaman.. Ama ertesi sabah güne başladığımda ardı ardına sergilediğim davranışları anlamlandırmak gerçekten güç oluyor.. Hissettiklerimi, sorunları, isteklerimi bir araya getirip kendime bir davranış haritası oluşturup duruyorum, bunu sürekli yapıyorum ama haritadaki rotayı tutturmayı hiçbir zaman becerememişimdir.. Bir noktadan sonra mutlaka kaybolmuşumdur..
Bu dövmeyi yaptırmamın nedeni yakın çevremi maruz bıraktığım olumsuz ve şaşırtıcı patlamaları gerekçelendirmek, "Napabilirim ki, ben böyleyim işte" demek olmadı asla..
Veya bunu yaptırırken şöyle bir iddiam da olmadı başkalarının söylediği gibi: "İnsan davranışlarının haritası yoktur, kestirmek imkansızdır.. Karşılaşabileceğim her türlü davranışı algılayabilirim ve anlayabilirim bu yüzden".. Hayır.. Benim için dünyanın en doğru ve anlamlı sözlerinden birisi yine de.. Her baktığımda bana beni anlatıyor.. Ve kendime her aşırı yüklenişimde bana ağırdan almamı söylüyor.. Sadece bu.. Bana bir çeşit huzur veriyor..